Geçmişin izleri, bugünün gerçekliği ve insanı yalnızca çocukluk yaşantıları üzerinden anlamanın sınırları üzerine... Son yıllarda sosyal medyada psikolojiye ilişkin paylaşımlara baktığımızda, insan davranışlarının ve duygularının giderek daha fazla çocukluk yaşantıları üzerinden açıklandığını görüyoruz. “Hayır diyemiyorsan çocukluğunda sınırlarına saygı duyulmamıştır.” “İlişkilerinde terk edilmekten korkuyorsan çocukluğunda yeterince sevilmemişsindir.” “Sürekli onay bekliyorsan çocukken görülmemişsindir.” “Bugün yaşadığın öfkenin nedeni geçmişte bastırdığın duygulardır.” Bu ifadeler bazı insanların yaşam deneyimleriyle örtüşebilir. Ancak insan davranışlarını bu kadar kesin neden-sonuç ilişkileriyle açıklamak ne kadar doğru? Bir insanın bugün yaşadığı her duygunun, verdiği her tepkinin veya ilişkilerinde karşılaştığı her güçlüğün nedeni gerçekten çocukluk yıllarında mı saklıdır? Yoksa bazen yaşadığımız şeyler, yalnızca bugün içinde bulunduğumuz koşullarla mı ilgilidir? Bazen üzgün olmamızın nedeni geçmişte yaşadığımız bir olay değil, bugün karşılaştığımız bir hayal kırıklığı olabilir mi? Bazen bir ilişkide kendimizi değersiz hissetmemizin nedeni çocukluğumuzda yeterince değer görmemiş olmamız değil, karşımızdaki kişinin bugün bize nasıl davrandığı olabilir mi? Her şeyi geçmişe bağlamaya çalışırken, bugünün gerçekliğini gözden kaçırıyor olabilir miyiz? Bu soruların üzerinde durmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Çocukluk dönemi, insanın duygusal ve sosyal gelişiminde önemli bir yere sahiptir. Aile ilişkileri, bakım verenlerin tutumları, çocuğun kendisini ne kadar güvende hissettiği, duygularına nasıl karşılık verildiği ve çevresiyle kurduğu ilişkiler, ilerleyen yıllardaki düşünce ve davranış biçimlerini etkileyebilir. Örneğin sürekli eleştirilen bir çocuk, yetişkinlik döneminde kendi davranışlarını daha fazla sorgulayan bir birey haline gelebilir. Duygularını ifade ettiğinde yeterince anlaşılmayan bir çocuk, ilerleyen yıllarda duygularını paylaşmakta zorlanabilir. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Çocukluk yaşantıları bizi etkileyebilir; fakat nasıl bir yetişkin olacağımızı tek başına belirlemez. Benzer aile koşullarında büyüyen iki kardeşin bile hayata karşı birbirinden oldukça farklı tutumlar geliştirdiğini görebiliriz. Çünkü insan gelişimi yalnızca aile ilişkilerinin bir sonucu değildir. Mizaç özelliklerimiz, içinde bulunduğumuz sosyal çevre, arkadaşlıklarımız, eğitim hayatımız, karşılaştığımız insanlar, yaşam deneyimlerimiz ve zaman içerisinde geliştirdiğimiz beceriler de bizi şekillendirir. Çocukluk, yaşam öykümüzün önemli bir bölümüdür. Ancak yaşamımız çocuklukta başlayıp orada tamamlanmaz. İnsan değişebilir, öğrenebilir, yeni ilişkiler kurabilir ve geçmişte edindiği bazı alışkanlıkları zaman içerisinde yeniden değerlendirebilir. Bu nedenle çocukluk yaşantılarını anlamak önemli olsa da yetişkinlikte yaşanan her güçlüğü yalnızca geçmişle açıklamak, insan gelişiminin çok yönlü yapısını göz ardı etmek anlamına gelebilir. Günümüzde sıradan insani duyguların bile zaman zaman derin psikolojik açıklamalarla ilişkilendirildiğini görüyoruz. Bir insan üzgün olduğunda bunun mutlaka geçmişte karşılanmamış bir ihtiyacından kaynaklandığı düşünülebiliyor. Öfkelendiğinde çocukluğunda bastırdığı duygulara işaret edilebiliyor. Bir ilişkide hayal kırıklığı yaşadığında bunun erken dönem aile ilişkileriyle bağlantılı olduğu ileri sürülebiliyor. Oysa insanın duygusal yaşamı bundan çok daha kapsamlıdır. Bazen üzülürüz çünkü kaybetmişizdir. Bazen öfkeleniriz çünkü haksızlığa uğramışızdır. Bazen korkarız çünkü karşı karşıya olduğumuz durum gerçekten belirsizdir. Bazen bir ilişkide mutsuz oluruz çünkü beklentilerimiz ve ihtiyaçlarımız karşılanmıyordur. Bazen de yalnızca yorulmuşuzdur. Her duygunun altında geçmişte yaşanmış bir olay aramak zorunda değiliz. Üzüntü, korku, öfke, hayal kırıklığı ve kaygı, insan yaşamının doğal parçalarıdır. Bu duyguların ortaya çıkması her zaman geçmişte çözülmemiş bir meselenin bulunduğunu göstermez. Bazen bir duyguyu anlamak için çocukluğumuza değil, bugün yaşadıklarımıza bakmamız yeterli olabilir. Üstelik duygularımızı sürekli geçmişteki bir nedene bağlamak, içinde bulunduğumuz koşulları değerlendirmemizi de zorlaştırabilir. İnsanın duygusal yaşamını anlamaya çalışırken güncel koşullarını göz ardı etmemek gerekir. Çünkü nasıl hissettiğimiz yalnızca geçmiş deneyimlerimizle değil, bugün nasıl bir yaşam sürdüğümüzle de yakından ilişkilidir. Çalışma koşullarımız, ekonomik sorumluluklarımız, aile ilişkilerimiz, sosyal çevremiz, fiziksel sağlığımız, yaşamımızdaki değişimler ve karşılaştığımız güçlükler, duygusal durumumuzu etkileyebilir. Örneğin uzun süredir yoğun bir iş temposunda çalışan, ekonomik kaygılar yaşayan ve kendisine yeterince zaman ayıramayan bir insanın tahammül düzeyinin azalması şaşırtıcı değildir. Böyle bir durumda kişinin neden daha çabuk öfkelendiğini anlamak için mutlaka çocukluk yıllarına dönmek gerekir mi? Ya da sürekli eleştirildiği, düşüncelerinin önemsenmediği bir ilişkide mutsuz olan bir insanın yaşadığı güçlüğü yalnızca geçmiş aile ilişkileriyle açıklamak doğru olur mu? Belki de o insanın mutsuzluğu, gerçekten mutsuz olduğu bir ilişkinin içindedir. Belki de yaşadığı huzursuzluk, bulunduğu ortamın kendisiyle ilgilidir. Belki de geçmişinden çok, bugün değiştirmeye ihtiyaç duyduğu koşullar vardır. Bazen sorun, geçmişimizin bugüne yansıması değil; bugünün gerçekten zorlayıcı olmasıdır. Bu ayrımı yapabilmek oldukça önemlidir. Çünkü geçmişi anlamaya çalışırken, bugün yaşadığımız gerçek sorunları ikinci plana atabiliriz. Oysa bazı durumlarda ihtiyaç duyduğumuz şey geçmişi yeniden yorumlamak değil, bugün yaşadığımız koşulları daha gerçekçi biçimde değerlendirebilmektir. Son yıllarda üzerinde düşündüğüm konulardan biri de insanın kendisini sürekli düzeltilmesi, değiştirilmesi veya iyileştirilmesi gereken bir varlık olarak görmeye başlaması. Özellikle sosyal medyada karşılaştığımız bazı içerikler, gündelik yaşamda yaşadığımız hemen her güçlüğün altında keşfedilmesi gereken bir neden olduğu izlenimini yaratabiliyor. “Neden böyle hissediyorum?” “Acaba çocukluğumda ne yaşadım?” “Bu davranışımın altında hangi eksiklik var?” “Benim hangi yanım henüz değişmedi?” Elbette insanın kendisini tanıması, davranışlarını sorgulaması ve duygularını anlamaya çalışması değerlidir. Ancak kendimizi tanımak ile sürekli kendimizde bir sorun aramak aynı şey değildir. Bazen kararsız kalabiliriz. Bazen yanlış seçimler yapabiliriz. Bazen bir insanı sevmemize rağmen onunla anlaşamayabiliriz. Bazen bir ortamda kendimizi rahat hissetmeyebiliriz. Bazen başkalarının beklentilerini karşılamak istemeyebiliriz. Bazen de ne istediğimizi tam olarak bilemeyebiliriz. Bunların her biri mutlaka geçmişte yaşadığımız olumsuz bir deneyimin sonucu olmak zorunda değildir. İnsan olmak, zaman zaman çelişkiler yaşamayı da içerir. Her zaman güçlü, kararlı, mutlu veya kendimizden emin olmak zorunda değiliz. Kendimizi anlamaya çalışırken, kendimize sürekli çözülmesi gereken bir problem gibi yaklaşmamamız da önemlidir. Belki de bazı duygularımızı hemen açıklamaya çalışmak yerine, onları fark etmeye ve yaşamımızın doğal bir parçası olarak görmeye ihtiyacımız vardır. Burada kabul etmek kavramının da üzerinde durmak istiyorum. Çünkü kabul etmek, çoğu zaman yanlış anlaşılabiliyor. Kabul etmek; yaşadığımız her duruma razı olmak, haksızlıkları görmezden gelmek veya bizi mutsuz eden koşulları değiştirmekten vazgeçmek değildir. Kabul etmek, öncelikle yaşadığımız durumu olduğu haliyle görebilmektir. Örneğin bir insanın bizim beklentilerimizi karşılayamadığını kabul etmek, onun davranışlarını doğru bulduğumuz anlamına gelmez. Bir ilişkinin sona erdiğini kabul etmek, o ilişkinin bizim için önemli olmadığını göstermez. Geçmişte bazı şeylerin istediğimiz gibi yaşanmadığını kabul etmek de onların bugünümüzü yönetmesine izin vermek anlamına gelmez. Bazen kabul etmek, değiştiremeyeceğimiz durumlarla mücadele etmek yerine, değiştirebileceğimiz alanlara yönelmemizi sağlar. Ancak her şeyi kabul etmek de doğru değildir. Bazı durumlarda sınır koymak gerekir. Bazı ilişkileri yeniden değerlendirmek gerekir. Bazı koşulları değiştirmek gerekir. Bazen de bulunduğumuz ortamdan uzaklaşmak gerekir. Önemli olan, hangi durumların kabul edilmeye, hangilerinin ise değiştirilmeye ihtiyaç duyduğunu ayırt edebilmektir. Her şeyi geçmişe bağlamak kadar, her şeyi olduğu gibi kabul etmek zorunda olduğumuzu düşünmek de insan yaşamını tek bir bakış açısıyla değerlendirmek olur. Bir insanın geçmişte yaşadığı olaylarla bugünkü davranışları arasında bağlantılar kurması, kendisini anlamasına yardımcı olabilir. Ancak bir davranışın nedenini bilmek, o davranışı değiştirebilmekle aynı şey değildir. Örneğin bir kişi neden sürekli başkalarının onayını aradığını anlayabilir. Ancak bu farkındalığa rağmen başkalarının beklentilerine göre yaşamaya devam edebilir. Bir başka kişi, ilişkilerinde neden sürekli geri planda kaldığını fark edebilir. Ancak kendi ihtiyaçlarını ifade etmekte zorlanmayı sürdürebilir. Çünkü farkındalık, değişimin önemli bir parçası olsa da her zaman tek başına yeterli değildir. İnsanın yeni davranışlar öğrenmesi, farklı iletişim biçimleri geliştirmesi, karar verme becerilerini güçlendirmesi ve günlük yaşamında bazı değişiklikler yapması da gerekebilir. Bu nedenle kendimize yalnızca “Neden böyle oldum?” sorusunu yöneltmek yerine, “Bugün neyi farklı yapabilirim?” sorusunu da sormamız önemlidir. Geçmişte yaşadıklarımızı değiştiremeyiz. Ancak bugün verdiğimiz bazı kararları, kurduğumuz ilişkileri ve yaşamımızdaki belirli alışkanlıkları yeniden değerlendirebiliriz. Bu da insanın değişebilme kapasitesinin önemli bir göstergesidir. Psikolojiye ilişkin bilgilerin daha fazla insana ulaşmasını değerli buluyorum. İnsanların duygularını tanımaya, ilişkilerini anlamaya ve kendileri üzerine düşünmeye daha fazla ilgi göstermeleri olumlu bir gelişme. Ancak psikolojik bilgiyi herkes için anlaşılır hale getirmek ile insan davranışlarını birkaç cümleye indirgemek arasında önemli bir fark bulunuyor. Özellikle sosyal medyada kullanılan kesin ifadeler, bireysel farklılıkların göz ardı edilmesine neden olabiliyor. Örneğin “Hayır diyemeyen insanlar çocukluklarında yeterince değer görmemiştir” şeklindeki bir açıklama, ilk bakışta anlamlı gelebilir. Ancak hayır demekte zorlanan herkesin yaşam öyküsü aynı değildir. Bir kişi ailesinden öğrendiği iletişim biçimleri nedeniyle sınır koymakta zorlanabilir. Bir başkası karşısındaki insanı üzmek istemeyebilir. Bir diğeri işini kaybetmekten korktuğu için talepleri reddedemeyebilir. Başka biri ise bulunduğu sosyal çevrenin beklentileri nedeniyle kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atabilir. Aynı davranışın birbirinden farklı nedenleri olabilir. Bu nedenle bir insanın davranışından yola çıkarak çocukluk yaşantıları hakkında kesin sonuçlara ulaşmak doğru değildir. Psikolojik bilgi, insanları belirli kalıplara yerleştirmek için değil, insan davranışlarının çeşitliliğini anlamak için kullanılmalıdır. Bir davranışın olası nedenlerinden söz etmek ile o davranışın nedenini kesin olarak bildiğimizi söylemek aynı şey değildir. Bu ayrımın özellikle psikoloji alanında içerik üreten herkes tarafından önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü insan davranışlarını açıklarken kullandığımız dil, insanların kendilerini ve yaşam öykülerini nasıl değerlendirdiklerini de etkileyebilir. İnsan yaşamı yalnızca çocuklukta yaşanan olayların yetişkinlikteki devamından ibaret değildir. Geçmişimiz, kim olduğumuzun önemli bir parçasıdır. Ancak bugün kurduğumuz ilişkiler, yaşadığımız deneyimler, karşılaştığımız insanlar, içinde bulunduğumuz çevre ve verdiğimiz kararlar da yaşamımızı şekillendirmeye devam eder. Çocuklukta öğrendiğimiz bazı davranışları yetişkinlikte sürdürebiliriz. Bazılarını ise zaman içerisinde değiştirebiliriz. Geçmişte kendimizi ifade etmekte zorlanmış olabiliriz; bugün daha açık iletişim kurmayı öğrenebiliriz. Bir dönem başkalarının beklentilerini ön planda tutmuş olabiliriz; bugün kendi ihtiyaçlarımızı daha fazla önemseyebiliriz. Geçmişte yaşadığımız bir hayal kırıklığı, sonraki ilişkilerimizi etkileyebilir; ancak bütün ilişkilerimizin aynı şekilde sonuçlanacağı anlamına gelmez. İnsan gelişimi yaşam boyunca devam eder. Yeni deneyimler, yeni öğrenmeler ve yeni ilişkiler, kendimizi ve dünyayı değerlendirme biçimimizi etkileyebilir. Bu nedenle geçmişimizi anlamak kadar, bugün kim olduğumuzu ve nasıl bir yaşam sürmek istediğimizi değerlendirmek de önemlidir. Bir psikolog ve aile danışmanı olarak, çocukluk yaşantılarının insan gelişimindeki önemini göz ardı etmiyorum. Ancak bugün yaşadığımız her duygunun, her ilişkinin ve her güçlüğün mutlaka çocukluk yıllarına uzanan bir açıklaması olması gerektiğini de düşünmüyorum. İnsan davranışları, tek bir dönemle veya tek bir yaşantıyla açıklanamayacak kadar çok yönlüdür. Bazen geçmişimize bakmamız gerekir. Bazen bugün kurduğumuz ilişkileri değerlendirmemiz. Bazen içinde bulunduğumuz çevresel koşulları fark etmemiz. Bazen yeni bir davranış öğrenmemiz. Bazen sınır koymamız. Bazen de hayatın getirdiği belirsizlikleri ve hayal kırıklıklarını, kendimizde bir eksiklik aramadan kabul edebilmemiz. Her üzüntümüzün geçmişte bir karşılığı olmak zorunda değildir. Her ilişkisel güçlük çocukluğumuzdaki bir deneyimin tekrarı değildir. Her davranışımızın altında keşfedilmeyi bekleyen gizli bir neden bulunmayabilir. Ve her zaman geçmişe dönmek, bugünümüzü anlamanın tek yolu değildir. Geçmişimiz yaşam öykümüzün bir parçasıdır; ancak bugünümüzün tek açıklaması değildir. Belki de kendimize sürekli “Çocukluğumda ne yaşadım da bugün böyle hissediyorum?” diye sormak yerine, zaman zaman başka sorular da yöneltmeliyiz: “Bugün hayatımda neler oluyor?” “İçinde bulunduğum koşullar beni nasıl etkiliyor?” “Şu anda neye ihtiyacım var?” “Değiştirebileceğim şeyler neler?” “Ve değiştiremeyeceğim bazı şeyleri kabul etmeyi öğrenebilir miyim?” Çünkü bazen kendimizi anlamak için geçmişe dönmemiz gerekir. Bazen de yalnızca bugün yaşadığımız hayata daha dikkatli bakmamız. Geçmiş yaşantılarınızın ve bugünkü koşullarınızın sizi nasıl etkilediğini birlikte değerlendirmek için Sabuncu Psikoloji Aile Danışma Merkezi ile iletişime geçebilirsiniz. 0535 468 04 48 · WhatsApp’tan ulaşın Uzman Psikolog ve Aile Danışmanı Müberra SabuncuÇocukluk Yaşantıları Elbette Önemlidir, Ama Her Şeyi Açıklamaz
Her Olumsuz Duygunun Altında Geçmişten Gelen Bir Yara mı Vardır?
Peki Ya Bugün Yaşadıklarımız?
İnsan Sürekli Kendisini Onarmak Zorunda mı?
Her Şeyi Kabul Etmek mi Gerekir?
Geçmişimizi Anlamak, Bugünümüzü Değiştirmek İçin Yeterli mi?
Sosyal Medyada Psikolojik Bilgiyi Nasıl Ele Almalıyız?
Geçmişimiz Bizi Etkiler, Ama Bizi Tek Başına Tanımlamaz
Son Söz: Her Şeyin Cevabı Geçmişte Olmak Zorunda Değil
Florya ve Bakırköy’de Yetişkin Danışmanlığı
Sabuncu Psikoloji Aile Danışma Merkezi · Florya / İstanbul